Arts Of The Working Class Logo

Burada sabahları çok güzel olur

  • May 05 2020
  • Ceylan Öztrük
    is an artist / writer, lives in Zürich.
    ceylanoztruk.com

İki kolunun arasındayım. Oturuyor o. Ben onun iki kolunun arasındayım. Bacaklarımın nasıl durduğunu bilmiyorum. Ya da kucağına nasıl yayıldığımı. Sol tarafıma doğru yatıyorum. Saçlarını görüyorum. Bana doğru eğilmiş olduğunu hissediyorum. Yeni seviştiğimizden olsa gerek. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama. Şu an nasıl olduğunu düşünmemem gerektiğinden belki de. Bir terslik var ama panik yapmıyorum. Panik yapmama özelliğimi her zaman sevmişimdir. Ama belki de şu an bunun pek de sırası değildir. Alt tarafımı hissetmiyorum. Bacaklarımın, bedenimin nasıl durduğunu bilemiyorum. Aslında başımı da oynatamıyorum sanırım. Evet oynatamıyorum. Oynatamıyorum ki, gövdemin nasıl durduğuna da bakamıyorum. Simsiyah. Ama bizim üzerimizde biraz ışık var. Gece vakti şu an. On buçuk diyesim var. Gökyüzünün siyah, ama bulutlarla birlikte koyu gri tonlarında olduğunu hissediyorum ışıktan. 

Karşı apartmandaki insanlar hala uyumamış. Çöpü çıkartmaya çıkmış orta yaşlarında sarışın bir kadının, ondan daha genç bir erkekle konuştuğunu görüyorum apartmanın önünde. Kadının ayağında terlikleri ve bileklerine kadar uzanan bermuda pantolonu var. Kesin bir sekreter ya da bir müdür yardımcısı bu kadın; Bir şirket tipi var sanki... Çöpü konteynıra yeni bırakmış, evine dönecekken: vücudu apartmana dönük fakat kafası sol arka tarafındaki genç adama çevrilmiş şekilde... Bir şey konuşuyorlar. Kadının duruşundan ve adamın da yanına yaklaşmamasından, sohbet etmedikleri sadece gerektiğinden bir şey konuştukları belli. Sanki kadın adama bir şeyler yapıp yapmadığını soruyor ya da bir şeyler hakkında, bir şeyler yapılmasını hatırlatıyor. Bu kadın apartman yöneticisi olabilir. Apartman yöneticisi değil, öyle olduğunu hissetmiyorum, ama yapabilir. Dürüst, çalışkan fakat çalışma temposu ve istekleriyle çevresindekileri bayabilecek karakterde biri olduğunu hissettiriyor görüntüsünden. Kesin bir oğlu vardır. Bir tane ama. Oğlu olan tiplere benziyor. Oğlu olan tipler ile kızı olan tipler değişik olabilir mi? İşte kadın içeri giriyor yavaştan. Sanki elinde bir torba daha var. Sağ elinde. Açık mavi, şu en kişiliksiz çöp poşetlerinden. Atmamış mıydı o çöpleri? Her neyse... Apartmanın giriş kapısının sağ ve solunda da lambalar yanıyor. Güzel bir bina. Ankara, Çayyolu binalarına benziyor. Balkonlarda birkaç kişi görüyorum. Aşağıdaki adamla kadına bakıyorlar balkonlarında otururken, kolları tırabzana dayanmış şekilde. Balkonlardan birinde orta yaşlı bir adam var. Orta yaş ne ki? Neye göre orta? O da saçma. Neyse işte, kırk ya da kırk beş olsa gerek. Biri anlatılırken neden yaşının da belirtildiğini şimdi anlıyorum; bu her şeyi değiştirebiliyor. İşte o adam, bir koluyla tırabzana yaslanmış, elinde sigarası ile aşağıdaki çift izliyor. Belli ki işten eve dönmüş, yemek sonrası sigarası için, ev halkı tarafından balkona atılmış. Işıksız ve boş bir balkonda sigara içen bir adamın daha iyi bir açıklaması yoktur. Apartmanın o ışığı bize yansıyor; İşte, kapının sağındaki ve solundaki lambalardan gelen ışık. İnsanların bizi görmemeleri ne kadar da iyi. Yere yayıldığımızdan değil, gerçekten de görmüyorlar bizi. Görünmeziz çünkü. Böyle düşünmek tüm hareketlerimi daha özgürleştiriyor. Kimi kandırıyorum. Herkes biliyor burada olduğumuzu. Sadece olayı abartmamanın daha doğru olduğunu düşünüyorlardır. Görmemezlikten geliyorlar. Olsun; o da kabul. Bu karşıdaki insanlar çok şanslılar. Yarın sabah kalkıp işlerine gidecekler, her şey olduğu gibi devam edecek onlara. Kadın içeri girdi işte. Sanırım girişteki ışıklar da söndü. Karanlık geri geldi.

Konuşamıyorum. Hareket de edemiyorum.

Çok üzgünüm.

Sağ elimi hareket ettirebiliyorum. O kadar çok söyleyeceğim şey var ki aslında. Pişmanlık çökmeye başladı bile. Pişman oluyorum. Çok üzgünüm. Üzüntümü nasıl ifade edebilirim? Konuşamıyorum: sağ elimle sol koluna yazmaya karar veriyorum. Harfleri teker teker üst üste baş parmağımla koluna yazıyorum. Bir harften diğer harfe. Çok uzun süreceğini biliyorum, ama yazmam gerek. Söyleyecek ne kadar çok şey var aslında. İlk cümleme karar verdim. “Merak etme... üzülme... sen de geleceksin”. Bunu yazmam sandığımdan daha kısa sürdü. Çok üzgünüm. Ağlamak istiyorum ama ağlayamıyorum. Çok üzüldüğünü biliyorum onun. Ama güçlü olduğunu da biliyorum. Ben ondan daha çok üzülüyor olabilirim belki. Fakat bunu ona belli edemiyorum. Çok üzgünüm. Ben ondan güçlüyüm. Bunu biliyor; şimdi de beni yine güçlü bilecek. Ama ben şu an hiç güçlü değilim. Ve onda, tüm bu anlam vermeye çalıştığım şeylere çok güçlü bir şekilde katlanıyormuşum gibi bir his uyandırdığımı da biliyorum. Sadece tek bir cümle geçiyorum içimden; sürekli: “Bunu bu kadar çok düşünmemem gerekirdi... Bunu bu kadar çok düşünmemem gerekirdi!... bunu bu kadar çok düşünmemem gerekirdi!!!!!.... Ölümü bu kadar çok düşünmemem gerekirdi...”. Bunu ona yazamam ama. Bir sonraki cümlemi seçiyorum: “Ben daha 27 yaşındayım”. 27 yaşında olduğumu özellikle belirtiyorum. Bunun hatırlanmasını, daha sonra da bunun dile getirilmesini istiyorum. 27 yaş ölümlerine katıldığımı ilan etmeye çalışıyorum. Bu benim için önemli. Defterlerimdeki tüm taslakları yaptırmasını isteyecekken, vazgeçiyorum bunu yazmaktan. Cümle uzun geliyor. Ben yazarken tüm harfler ve kelimeler karışacak, cümlenin başı sonu gidecek, sonunu anlamaya çalışırken başını unutacak. Sonuç, tam bir saçmalık olacak. O biraz paniklemiş durumda. Vazgeçtim onu yazmaktan zaten. Allahtan kaldığım odayı toplu bıraktım. Sonradan o odaya girip eşyalarıma bakacaklar. Tüm not defterlerim, onca yazdıklarım, çizdiklerim hepsi ortaya çıkacak. Ama bunu dert etmeme gerek kalmadı artık.

Şimdiden birilerini aramaya başlamışlardır bile.

Çok pişmanım. Üzüntümden ağlayamamanın sıkıntısı, anlatamamanın sıkıntısı... olmuyor. Yazmaya devam etmek istiyorum. “İlk defa mutsuzum” yazacağım. Hayır. Bunu yazmak istemiyorum. Diğer mutsuz olduğum zamanların hakkını yemek istemiyorum. En mutsuz olduğum an bu, ama diğerlerinin de hakkı yenmez. O, ne kadar mutsuz olduğumu bilemeyecek. Çok korkuyorum. Esas şimdi yalnız kaldım işte. Kimsem olmayacak artık. Aradığım bu değildi belki de. Bu kadar çok düşünmemem gerekirdi bunu. Birden. Çok ani bir şekilde oluyor. Bu kadar ani ve hazırlıksız olacağını tahmin etmemiştim. Çok çabuk oldu!

Kollarının arasından düşüyorum şimdi. Aşağı doğru düşüyorum. Sanırım gözlerim kapalı fakat nasıl düştüğümü ve düşerken hızla yukarıda kalan, çevremi kaplayan toprakları görebiliyorum. Sırtüstü süzülüyorum aşağı doğru. İşte oluyor. Kendimi kendi gözlerimden değil de dışarıdan görüyorum. Böylece görüyorum alt kısmımı. Mavi tonlarında bir kot pantolon var. Saçlarımın uçuştuğunu görüyorum. Sonra görüntü tekrar gözlerimde şimdi. Bir ses duyuyorum. Bir kadın sesi. Çok sakin, ılımlı fakat bir görevi yerine getiriyormuşçasına: “Mezarını düşünmen gerekiyor; yoksa ulaşamazsın.” Hiç panik yapmıyorum. Mezarımı düşünüyorum. En azından gidebileceğim toprak bir alan hayal etmeye çalışıyorum. Tamamen aklımı boşaltıyorum ve düşmeye bırakıyorum kendimi. Gözlerimi kapıyorum. Eminim kapadığımdan. 

Kalın, dikey kesilmiş plastik sinekliği olan bir kapıdan ufak bir odaya giriyorum. Bir hol gibi. Hol demek de yanlış olur çünkü çok küçük burası. Sarı ile bej arası bir ışık var. Bir hastanenin ufak bir acil servis girişi gibi. Pis bir floresan ışığı patlıyor bir yerden. Yerde de sarı bej arası renkte geniş karolar var. Gerçekten de bir hastane havası var bu ufak girişin. Ufak girişe girmesiyle çıkması bir olan bir kadın bana: “Üstünde metal varsa çıkar” diyor. O ufacık holün soldaki diğer kapısından başka bir alana geçiyorum. Hiçbir yer aramadan ve sormadan gideceğim alanları sanki biliyormuşum gibi hareket ediyorum. 

Sola yöneliyorum. O ufacık holün çıkışındaki başka ufacık bir holde de üç geçiş var. Solda, karşıda ve sağda. Ben metallerimi bırakmak için soldaki geçişi seçiyorum. Soldaki oda, oldukça geniş bir yer ve oldukça da kalabalık. Odadan girince sağ karşıda birkaç tane soyunma kabini var; Önünde de bekleyen insanlar.

Genellikle genç kadın ve kızlar var. Birkaçının elinde birkaç parça eşya var. Sol tarafa bakacağım ama karşıdaki bir boşluk, bir geçiş daha çok dikkatimi çekiyor ve bunun dışında sol tarafı inceleyecekken, metallerimi bırakmam gereken rafları görüyorum. Çok ufak bir kap var kapının tam sol bitişiğinde; raflardan birinin üzerinde duruyor. Odanın hemen sol girişindeymiş, yani odayı tamamen dolanmama gerek kalmayacak. Beni tedirgin eden bir durum yok, oldukça rahatım. Hatta uzun zamandır hissetmediğim kadar rahat. Çok ses var. Konuşma sesleri. Buradaki herkes birileriyle konuşuyor, gülüyorlar, muhabbet ediyorlar. Ne kadar çok genç var. Herkes halinden çok memnun. 

Oda oldukça aydınlık. Ne büyük ne küçük, ama kalabalık. Benim girdiğim kapı dışında tam karşı çaprazda perdeli bir çıkış daha var. Metalleri bırakacağım rafın arkasında ise odanın ayrı bir bölümü... Oldukça hareketli oda. Benim girdiğim kapıdan değil ama diğer, karşıda gördüğüm perdeli geçişten giren çıkan kızlar görüyorum. Her neyse ben metallerimi bırakayım.

Yüzüğümü çıkarıyorum. Küpelerimi çıkarıyorum. Saatimi çıkarıyorum. Ve hızmamı. Hızmamı hep çıkarırım; fakat geri takmak koşuluyla. İlk defa ayrılıyorum hızmamdan. Vay be! Artık hızmam olmayacak. Düşündüğüm kadar da üzülmedim işin aslı. Sadece onca senedir takıyorum şimdi ondan ayrılmak tuhaf geldi. Ama uzun sürmedi bu fikre alışmam. Bu odadaki insanlara son bir kez daha bakıyorum. Bazıları yaralı. Yüzlerinde ve kollarında yaralar var.

Sahne öncesi hazırlanılan kulislerdeki ampullerin saçtığı ışığın aynısı var içeride. Işık ılımlı; bazı renklerse bir mağazanın kabinindeymişim hissini uyandırıyor bende. Kabinler boşalmış ama önlerinde duran benim yaşlarımda iki genç kadın muhabbet ediyor. Sağdaki soldakine göre bana doğru dönmüş duruyor. Soldakinin profilini görebiliyorum sadece. Sağdakinin hafif yaraları var yüzünde. Elinde ceketi soldakine, arada bana gözü takılarak, bir şeyler anlatıyor. Soldaki sırıtıyor arada. Gayet neşeliler. Kabin sırası mı bekliyorlar yoksa başka birilerini mi bekliyor anlamadım. Odanın sol tarafı kalabalık çünkü, birilerinin geçip gittiğini hareketlerini hissedebiliyorum. Üç geçişli ikinci ufacık holün soldaki odasından, bunları gördükten sonra, geri çıkıyorum. Karşı tarafa geçiyorum. Yani üç geçişli ikinci ufacık holün sağındaki girişten geçiyorum. Amma büyükmüş burası. Büyük dediğim: diğer kabinlerin olduğu odadan daha büyük, yoksa burası da başka bir yere açılıyor. Merdivenlerle aşağı inilecek olan ana salonu pek göremiyorum bu girişten. Burası gerçekten oldukça geniş. Kötü, koyu bir mavi renk var duvarlarda. Bu duvarların orta hizasının biraz altından geçen kırmızı bir şerit de var. Grili pis bir koyu mavi bu. Işık ise eminim floresan ışığıdır. Floresan olmasının yanında muhtemelen birkaç tanesi de patlamış, yananlar ise aydınlatmaya çalışıyor. Hiç hoşuma gitmedi buranın rengi ve ışığı. Sağ tarafta alt salona kadar devam eden uzunca bir bar var. Sol tarafta ise insanların ayakta takıldıkları, belli ki bardan bir şeyleri beklerken oyalanabilecekleri bir alan var. Sol taraftaki duvarlarda posterler var. ‘Şöyle yaralanırsanız işte böyle olur’ tarzı manşetler var bu posterlerde. Nasıl ölündüğünü açıklayan kamu spotları gibi bu afişler. Tabi bu başlıkların altlarında da bahsettikleri yaralanmalara ait görseller bulunuyor. Korkunç bir ortam yok. Çok rahatsız etmiyor bu posterler beni ama bu renk ve ışık gerçekten bir sıkıntı yaratıyor. Bu posterlerin altlarında, stantlara dayanmış birkaç kişi var. Bana en yakın olanında bir adam ile bir kadın, bu yüksek masalara dayanmış muhabbet ediyorlar. Adamın sırtı bana dönük. Oldukça uzun bir adam, solundaki kadına dönüyor arada, sağdaki bar kısmına bakınmadığı zamanlarda, sağ eli çenesinin altında. Sağ taraftakine bar dediğime bakma. Sadece bar şeklinde ve birkaç taburesiyle birlikte bu uzun tezgaha şimdi daha uzun süre bakınca şaşırdım. Barın arkasında da bir alan var; bu alanda birkaç tane döner standı var. Sanki kanlı ölenleri böyle tamir ediyorlar. Sanırım üç tane görebiliyorum. İkisi dönmüyor ama en dipte olanda bir kadın var ve bu kadın elindeki satırla bu dönerdeki parçaları düzeltiyor. Genç kadın halinden pek memnunmuş gibi gözükmüyor. Bu döner zımbırtılarının arka taraflarında da uyarı sloganlı, çerçeveli posterler var. Üç tane döner sehpası için oldukça geniş bir alan bırakmışlar. Kesin bu barın arkası da başka bir yere açılıyor. Acaba bu adamla bu kadın, dönerci kadını mı bekliyorlar? Bir şeyi bekledikleri kesin. Bu geçişin sonuna doğru yaklaşırken en soldaki köşede duvara yaslanmış bir adam daha var. Başı öne eğik. Ortamla birlikte düşündüğünde adamın duruşu ve hali üzücü gelebilir ama gün içinde o kadar çok böyle insan görüyorum ki, o kadar da tuhaf gelmedi. 

Diğer alana doğru geçeyim artık. Müzik sesi geliyor. Yavaştan yükseliyor ses. Bu geçtiğim yer şimdi bana bir kulübün girişini anımsatıyor. İçeriden gelen seslerle, vestiyer girişi ya da sigara içilen dış alan gibi. Şimdi gördüğüm alanda o kadar çok ses yok ama. Burası da amma büyükmüş! Çok büyük! Ne kadar da çok insan var! Açık bordo duvarlı çok geniş bir alan burası. Hala bir önceki dönerli bekleme salonundayım, yani bu gördüğüm geniş alandan birkaç merdiven yukarıdayım. Ondan bu kadar rahat gözüküyor bu alan. Her taraf insan dolu. Sıkış tıkış değil ama dolu. Hah! Tebrik ederim! Harika! Çişim geldi. Burada nereye işenir ki? Tuvaleti gördüm sanırım. Kuyruk da var. Aman ne iyi. Başka çare yok, işemem gerek. Bekleyeceğim kuyruğu. İnsanın elinde, üstünde hiçbir yükünün olmaması ne kadar iyi. Aklım hiçbir şeyde değil. Hiç kimsede de değil. İlk defa herkes neredeyim biliyor. Yalansız dolansız hem de. Kimseye bir şey uydurmak zorunda da değilim, gizleyecek hiçbir şeyim kalmadı. Ne kadar rahatım. Burayı sevmeye başladım. Oh! Sıra bana geldi. Amma da tuhaf yere tuvalet yapmışlar. Alanın tam ortasında ufacık kutu gibi bir tuvalet. İçerideki de çıktı. Bu kadar koca alanda bu kadar ufak bir tuvalet. Tavanı da eğri. Klozete doğru alçalıyor tavanı. Kırmızı tahta bir kapısı var. Koyu kırmızı ama. Ahşap parçaları dikey birleştirip ortadan da bir yatay tahta çakmışlar, boyayı da basmışlar, al sana kapı. Ne kadar kötü ya. Şimdi iş yerindekiler ne kadar dalga geçecekler benimle. Benden nasıl bahsedecekler acaba? Daha geleli bir ay olmadı kız gitti diyecekler. Hay Allah be. Tam da her şey iyi olacak diyordum. İşte şimdi daha rahatladım. Sıramı bir sonraki kişiye devredebilirim. Bu alan bir havaalanı bekleme salonu gibi. Uzunca stantların üstünde döner tellerde hediyelik eşyalar var. Anahtarlık gibi şeyler. Nasıl alıyorlar bunları? Nereden satın alıyorlar? Hatta tuvalet kapısının önündeki stanttakilere iki kız bakıyor. Bu kızlar kabinlerin orada gördüğüm kızlar mı? Yok değillermiş. Bunlar bir kafileden insanlar gibi. Benzer giysileri var. Bir takımdadırlar belki? Ne kadar çok genç var. Ve herkes ne kadar mutlu halinden. Herkes gülümsüyor ve yanındakilerle muhabbet ediyorlar, gülüyorlar. Bir ben mi tekim burada? Yok tek ben değilim sanırım. Bu kadar çok genç olması çok ilginç. Topluca bir yaz kampına gidiyormuşuz gibi bir hava var. 

Gerçekten çok büyük burası. Sağ tarafa doğru başka bir geniş alana devam ediyor bu salon. Dur şimdi nasıl geldim ben? Dönerlerin oradan indim, sola doğru döndüm, ortada tuvalet, tuvaletin kapısını arkana aldığında sol karşı çaprazda benim geldiğim dönerlerin olduğu birkaç basamak merdiven var. Sağ tarafta ise başka bir geniş alana geçiş var. Tam karşımda ise oldukça büyük bir geçiş var. Koyu metal çerçeveli, parça camlardan, bir geçiş var. Büyük parça camlardan geniş duvarlar ve yüksek bir geçiş yapmışlar. Ama bu camları koyu kadife perdelerle kapamışlar. Ondan gözükmüyor, karanlık duruyor. Giriş oldukça yüksek, geçiş de... Üç metre vardır... Güzel yapmışlar ama. Lüks kafe girişlerine benziyor. Sanki böyle bir kafe girişi görmüşüm gibi! Benzettiğim şeye bak! Yani en azından şu ana kadar geçtiğim yerlere göre daha lüks bir görüntüsü var. Nereye gideceğimi biliyormuş gibi hareket ediyorum ama doğaçlama gidiyorum aslında. En güzeli... Doğru yönde ilerlediğimi hissediyorum. Biraz oyalansa mıydım acaba? Şu kadife örtülü cam girişten geçeyim ben. Solumdan iki kız geçiyor. İkiz bunlar. Ne kadar da güzel kızlar. Onlar da buraya gelmiş demek ki. Gözümde büyüttüğüm bu yüksek geniş hemen bitiveriyor. Otel lobisi gibi bir yer burası. Lüks devam ediyor ama. Gayet güzel bir otelin merdivenlerinin olduğu kısımdayım ben. Sanki otelin ana girişinden değil de, yan girişinden girmişim gibi. Kafamı uzatsam göreceğim sanki otelin ana girişini. Neyse o karanlık gözüken yüksek giriş, beş altı metrede bitiveriyor ve ben o otelin yan girişi gibi olan yerdeyim. Yerde duvardan duvara halı var. Burayı otel gibi hissetmemdeki en büyük etkenlerden biri de bu olsa gerek. Otellerde hep halı olur. Otellerdeki halılar ve otellerde halı olması çok karakteristik şeyler. Sol taraftan aşağı doğru merdivenler iniyor. Halı kaplı geniş merdivenler dönerek aşağı doğru devam ediyor. Karşı tarafımda muhtemelen ana giriş dediğim yer var. Sanki her an bir vale çıkacakmış oradan gibi hissediyorum. Sağıma bakmadım bile. Sigara mı içsem? Hiç sigara içmedim uzun süredir. Merdivenlerden aşağı yöneliyorum. Merdivenlerin olduğu boşluktaki duvarlardaki duvar kağıtları da çok şık. Bu, aristokrasi sembollerinden birinin desen olduğu bir duvar kağıdı. Bordo üstüne yeşil desenler. Merdivenin duvarları boyunca da duvarda aydınlatmalar var. Duvar aydınlatması. Şu hani yarım cam küre olanlardan, üste doğru ışığı yayanlardan... Merdivenlerdeki ışık loş ama belli ki bu bir seçim. Oteli daha ne kadar ağır gösterebiliriz diye düşünmüşlerdir muhtemelen. Benim önümde, aşağı inen, ellilerinde bir adam var. Bu alanlarda ilk defa bu yaşlarda birini gördüm. Oldukça şık, kele yakın, oldukça kısa beyaz saçlı bir adam. Erkek atkısı da var boynunda; uçları spor ceketinin yakalarının içine sokulmuş. Birden bana dönüyor. Benden dört beş merdiven aşağıda. Yok ya bana dönmemiş. Benden arkaya bakıyor. Benden birkaç merdiven yukarıda ise iki kadın ve bir adam aşağı doğru inmeye başlıyorlar. Aşağıdaki adam onlara bir şeyler söylüyor, kadınlardan biri gülüyor, diğeri de gülerek cevap veriyor bu adama. Nece konuşuyorlar bilmiyorum. Diğer adam kadınların arkasından inmeye başlıyor merdivenleri. Kadınlar basamakları dikkatlice izleyerek merdivenleri inmeye çalışıyorlar; sırıtarak. Bir ellerinde portföyleri bir elleri havada dengelerini bulmaya çalışarak. Kafaları iyi belki de.. Keyifliler ama. Onları geçiyorum merdivenleri bitiriyorum. Bu yukarıdaki lüks girişte gördüğüm camlı duvarlar burada da var. Merdivenlerin bitimi, bu binanın dışında ufak bir boşluğa çıkıyor. Burada da cam duvarların iç tarafında uzun koyu kadife perdeler var fakat güneş ışığı aldığından camlar daha belli. Muhtemelen binanın dışından cam duvarlar çok güzel görünüyordur.

Büyük kapıyı çekerek açıyorum. Elimde kahveyle dışarı çıkıyorum. Şu ana kadar hiçbir olağandışılık görmemişim gibi, tüm yaşadıklarımın arasında elimde birden kahve olması beni acayip şaşırtıyor. 

Çıkış kapısının soluna doğru ince bir taş yol var. Kapının tam karşısında metal merdivenler var. Bu metal merdivenler dışarı kısmı görmeyi engelliyor fakat, metallerin ve yolun çevresinden beliren yeşillikler, dışarıdaki alanın, geniş yeşil bir alan olduğu hissini uyandırıyor. Merdivende oturup sigara içenler var. Bu merdivenlerde oturup sigara içenlerin yanında ayakta da genç bir adam var. Ne kadar güzel bir herif ya! Ben burada da severim. 

Sağ zaten binanın camlı duvarı, karşı merdivenler dolu. Soldaki kısa yola doğru yöneleyim. Kısa yolun sonundan da dışarıdan sola devam eden bir yol var. Kısa yolun sonunda da sigara içen insanlar var. Sanki herkes sigara molasına çıkmış gibi. Bu kısa yolun sonundaki köşeye, binanın dışındaki pervaza oturuyorum. Köşeye oturunca, binanın çıkışının olduğu yerdeki kapalılık yok burada. Çok ama çok geniş yeşil bir alan var. Merdivenin altında gözüken yeşil çalılar köşeye kadar devam ediyor ama, köşeyi dönünce bitiyor bu çalılar. Onun için otururken karşımda biraz çalı görsem de kafamı hafifçe sola doğru çevirince uçsuz bucaksız bir yeşil alan görebiliyorum. Çok ileride de bir ağaç var. Tek bir ağaç görebiliyorum. Küçükken uzun yolculuklarda, geniş alanlarda gördüğüm tek ve yalnız ağaçları kendime benzetirdim. Sonra da Allah bilir kaç kişi böyle romantik iç konuşmalar yapıyor diye dalga geçerdim kendimle. Yine de o zamandan beri böyle bir ağaç gördüğümde bir samimiyet duyarım o ağaca. Arkasından hafifçe doğan güneşle, ışığın ağacın görüntüsünü bulanıklaştırmasıyla aynı samimiyeti hissettim.

Sabah ışığı gibisi var mı? Işık o kadar güzel ki. Renkler de bir o kadar güzel. Bana sigara veriyor karşımda ayakta duran genç bir adam var. Yanında da ufak bir yükseltide oturan genç bir kadın var. Yirmili yaşlarındalar sanırım. Ben bunları düşünürken onlar da muhabbet ediyorlar. Kız, oğlana neden sigara içmediğini sordu sanırım. Oğlan da o zaman bir şeylerin viyaklayacağını söyledi. Neyin viyaklayacağını duyamadım. O sıra yalnız ağaç romantizmimi düşünüyordum. Buradakiler de o dünyaya öbür dünya diyorlar muhtemelen. Belki burada bir şeyler kurar burada da mutlu

Bu ses ne? Takır takur bir ses yaklaşıyor. “Tar tar tar tar tar”... Sesin geldiği yöne doğru bakıyorum. Bu uçsuz bucaksız yeşilliklerde, uzaktan, bir helikopter dönerek yaklaşıyor. Helikopter dönüyor. Helikopterin pervanesi değil, kendisi dönüyor. İnsanlar bir şeyler yapmaya başlıyorlar. Ben helikoptere bakıyorum. Bazıları çekiliyor, neyin geleceğini biliyorlar sanki. Ve helikopter yalpalayarak yere çakılıyor. Şimdi korkunç büyük bir alev bizim olduğumuz yere yaklaşıyor. Çekilenlerden geriye bir ben kalıyorum. Baştan aşağı yanıyorum. Çabuk oldu. Ne kadar hızlı oldu bitti. Ellerim, kemik. Siyah. Kendimi dışarıda görebiliyorum. Kemiklerim kaldı tek. İskeletim. Hiçbir acı hissetmiyorum. Hiç acı yok. Nasılsa düzeleceğim. Hızlı bir şekilde iyileşeceğim. Hissediyorum. Hissetmenin yanında biliyorum da bunu. Birazdan iyileşeceğimi biliyorum. Kimse panik yapmadı çünkü. Şimdi karşımda ayakta duran çocuk bana yardımcı olmaya çalışıyor. Ben şu an bunları düşünüyorum. Bana yardımcı olduğunu anlamam ise yarım kulak dinliyor olmam. Endişelenmemi birazdan kendime geleceğimi söylüyor galiba bu çocuk. Ben hiç panik yapmadım ki zaten. Ağzım açık ama. Ağzını kapa. Düzeldim bile. Sağdan genç bir adam daha geliyor. Boşları toplar gibi bir havası var. Ben tanıyorum bu adamı! Tanıyorum tabi! Ama nerden tanıyorum? Bir yerden biliyorum ben bu çocuğu! Tabi ya! Bu, mücvercide çalışan çocuk. Ben seni tanıyorum. Sen mücvercide çalışan çocuk değil misin? (Adını söylüyorum) Beni anımsamıyor. Beni anımsamaması normal, tanışıklığımız yok ama, ben ona onun adını söyleyince ilgisini çekebiliyorum. Mücverciyi hatırlamıyor ama. Şimdi anlıyorum. Burada her şey yepyeni. Eskiye dair her şey yavaşça siliniyor. Yenilerini üretiyorsun. Hafızan gidiyor, yenisiyle değişiyor burada. 

Burada sabahları çok güzel olur. 

 

**


"Burada sabahları çok güzel olur" appeared in print Issue 1, "The City is a Stateless Mind".

 



  • Cover Image
    Ceylan Öztrük, 2020

Cookies

+

To improve our website for you, please allow a cookie from Google Analytics to be set.

Basic cookies that are necessary for the correct function of the website are always set.

The cookie settings can be changed at any time on the Date Privacy page.